Güzel Gören Güzel Düşünür

  • 19/9/2008 - Allaha Giden Yol-3
  • DÖRDÜNCÜ MERHALE

    AMELLERE ZARAR VEREN KUSURLARI BERTARAF ETME

     

    1.      Yaptığın ya da terkettiğin her şeyde Allah rızasını gözetmeli, riya ve gösterişin amelleri boşa çıkardığını hatırlayarak bu iki kötü hasleti işlediğin ve terkettiğin işlerden soyutlamalısın.

    2.      Kendindeki nimetlere bakarak kendini beğenmeye başladığın an, bu nimetlerin sana Yüce Allah tarafından verildiğini hatırlayıp Allah’ın minnetini düşünmeli ve bundan dolayı O’na şükretmelisin.

    3.      Kötü akibeti ve kendindeki günahların başkalarınınkinden daha fazla olduğunu düşünerek nefsini Allah’ın kullarının üstünde değil altında görmelisin.

    4.      Hasedin afetini ve gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu düşünerek Allah’ın kullarına şefkatli olmalı ve kendin için istediğini onlar için de istemelisin. Zira dünya nimetlerinin hepsi yok olacaktır. Bir insan hakkında, duyular yahut tevatür ya da adil kimselerin nakilleri yoluyla şeri delille kesinleşmedikçe, su-i zanda bulunmamalısın. Onlara nasihat etmeli, eziyete sabrederek ve yumuşaklıkla onları hayra çağırmalı; iyiliği emredip kötülükten sakındırmalısın.

    5.      Emelini ve dünya malına olan hırsını azaltmalı, ölümünü ve ondan sonraki ahiret gününün çilesini, cehennem ateşinin şiddetini v.s. yi düşünmelisin.

     

     

    BEŞİNCİ MERHALE

    ALLAH’A DAVET EDENLERİN ÖZELLİKLERİ

     

     

    1.        Kendisine davet etmekte olduğun hakikatin bilincinde olmalı; onunla amel ederek, kendini, davet ettiğin kimselerden biri saymalısın. Bu sayede davetinin muhataplarından gelebilecek eziyetleri, mümkün olan en güzel şekilde savabilirsin.

    2.        Yüce Allah’a tamamiyle güvenmeli ve hakka davetinin faydasından ümitvar olmalısın.

    3.        İnsanların ellerindekine göz dikmemeli, aza kanaat edip razı olmalı; süfli değil ulvi meseleleri arzulamalısın.

    4.        Yumuşak huylu, cesur, -zillete düşmeksizin- alçakgönüllü olmalı ve yapabildiklerini öğretme konusunda cimrilik etmemelisin.

    5.        Hakka davet konusunda ikiyüzlülükten, kendini beğenmişlik ve kibirden uzak durarak basiretli, son derece ağırbaşlı/vakarlı olmalı ve boş konuşmamalısın.

    6.        Faydasız işlerden yüz çevirmeli, emanete ve verdiğin söze riayet etmelisin.

    7.        Yumuşaklıkla, hikmet ve güzel öğütle ve kabul edileceğini umduğun anlarda inkarcılara karşı delil getirmek suretiyle iyiliği emretmeli ve kötülükten sakındırmalısın.

    8.        Şu güzel hasletlere sahip olmalısın:

    a.      Öfkeyi bastırmak.

    b.     İnsanları affetmek ve onlara iyilikte bulunmak.

    c.      Seninle ilişkileri kesenlerle ilişkini sürdürmek, seni mahrum etmek isteyene vermek ve sana zulmedeni affetmek.

    d.     Konuştuğunda doğruyu konuşmak, verildiği zaman emanete riayet etmek, söz verdiğinde de sözünde durmak.

    e.      Cahillere bir iyiliği emrettikten yahut bir kötülüğü yasakladıktan sonra onlardan gelebilecek eziyetlere kulak asmamak. Zira ciddi meselelerden biri de budur.

    f.       Kendi bildiğin ve yapmakta olduğun şeylere insanları davet ederken mütevazı olmak ve insanların çilesini iyiliklerin en güzeliyle savabilmek.

     

    9. Bil ki hakka davetin gayesi şudur:  

    a.         Akideyi, kelam ilminin inceliklerine dalmadan sadece sünnetle sabit olan hususlarla yetinerek, Ehl-i Sünnet’in mezhebine göre düzeltmek.

    b.        Amelleri dosdoğru ve istikrarlı bir biçimde yapmak.

    c.         Gönülleri arındırmak.

    d.        Müslümanlara arasında kardeşlik ve birliği sağlamak.

    e.         İnançsızlığa karşı mücadele etmek.

    f.          Dinin etrafındaki şüpheleri bertaraf etmek.

     

    10. Bil ki hakka davetin hedefine ulaşmadaki en kısa yol şudur:

    a.      İnsanlar arasında, özellikle de ücra köylerde ve dağlık alanlarda ıslahatçıların yayılması.

    b.     Dinin usûl ve füruunu (akide ve ibadet) ve şeriatın hikmetlerini anlatan risalelerin/yayınların yayınlanması.

    c.      Dergi ve gazete kurulması ve neşriyatta bulunması.

    d.     Konferanslar vererek, başta Hz. Peygamber (s.a.v) ve ashabı olmak üzere selef-i salih’in hayatlarına insanların dikkatlerini çekmek:

    -         Mesela davet yolunda eziyetlere katlanmak. Tıpkı Peygamber Efendimizin (s.a.v) Taif halkını davet ederken çektiği eziyete katlanması gibi.

    -         Bilal-i Habeşi ve Ammar b. Yasir gibi muhacir sahabilerin tevhid uğrunda gördükleri işkenceler katlanmaları gibi.

    -         Hendek Savaşı esnasında Medine’nin etrafında hendek kazarken zorluk ve açlığa tahammül etmeleri gibi.

    -         Şam cephesindeki mücahitlere yardım etmek üzere Irak cephesinden yola çıkan Halid b. Velid ve ordusunun yolda çektikleri susuzluk meşakketine katlanmaları gibi.

    -         Rumlarla savaşmak üzere Tebük’e giderken binek, yemek ve su azlığı gibi sıkıntılara gögüs germek gibi…

     


    SÖZÜN ÖZÜ

     

    Mutlaka Allah Teala gayemiz, Resulullah (s.a.v) önderimiz, Kur’an anayasamız, davet yol-yöntemimiz ve Allah yolunda şehit düşmek en büyük idealimiz olmalıdır.

    Ey arayan!

    İşte bizim yolumuz budur; gücümüz yettiğince biz bu prensibe azı dişlerimizle sıkı sıkıya yapışır ve müslüman olsun-olmasın aklı başında olan her insanı da buna davet ederiz.

     

    Bundan yüz çeviren Hak’tan yüz çevirmiş demektir. Kim bunu kabul ederse o, bizim Allah için sevdiğimiz bir kardeşimiz, saygıda kusur etmeyeceğimiz babamız, şefkat ve merhamet göstereceğimiz evladımızdır. Kim de yüz çevirir kabul etmezse o da bizim ancak ya dinde yahut da çamurda kardeşimizdir, Allah için değil! Yüce Allah’a yalvarır ve hem bize hem size hem de onlara hidayet vermesini niyaz ederiz.

     

    Son sözümüz;

    Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

     

    Emîn el-Meyrânî (www.muhammedeminer.com)
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/9/2008 - Allaha Giden Yol-2
  • İKİNCİ MERHALE

    ALLAH YOLUNDAKİ ENGELLERİ KALDIRMA

     

    1.          Bütün günahlarından -Allah rızasını gözeterek, O’nun azabından korkarak, yaptıklarına pişman olarak, bir daha aynı şeylere yapmamaya karar vererek, farzlarını eda ederek ve düşmanlarını/davacılarını elden geldiğince razı ederek-tevbe etmendir. Davacılarını razı etmeye imkan bulamadığın yerlerde de Allah’tan, kıyamet günü onları senden razı etmesi için rahmet ve lütuf hazinelerinden bahşetmesini niyaz etmeli, O’na yalvarıp yakarmalısın.

    2.         Seni Allah’tan alıkoyacak dünyalıklara asla iltifat etmemelisin. Dünya açısından kendinden daha aşağı durumda olanlara bakıp şükretmeli, ahiret açısından da kendinden yukarı seviyede bulunanlara bakarak kendi nefsini, dünya hayatının geçici menfaatine meylettiği için kınamalısın. Bütün bunları yaparken Allah Teala’nın şu beyanını daima aklında tutmalısın: “De ki: Size bundan daha hayırlısını söyleyeyim mi? Allah’tan korkup sakınanlara, Rableri katında, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebediyen kalacakları cennetler vardır. Hem orada onlara tertemiz eşler ve Allah’ın rızası da var. Allah kullarını gayet iyi görmektedir.”[2]

    3.         Zorunlu haller dışında gafillerle senli benli (haşir neşir) olmaktan kaçınmalısın.

    4.         Şeytana, onun vesveselerine aldanmayıp şerrinden Allah’a sığınarak muhalefet etmelisin. Ne kadar hilekar ve kurnaz olduğunu şu şekilde anlayabilirsin: Öncelikle seni, kaderine razı olup hiçbir amel işlememeye davet eder. Daha sonra Allah’ın lütfuna güvenmeye, sonra ümitsizliğe, sonra savsaklamaya, daha sonra aceleciliğe, sonra ikiyüzlülüğe, sonra da kendini beğenmişliğe ve bunun gibi açık ve gizli pek çok günaha davet eder.

    5.         Nefsinin arzularına/heva-heveslerine karşı gelmelisin. Bil ki nefsin senin bineğindir; ona hakkını vermeli ama hazlarından da mahrum bırakmalısın. Nefsinin hakkı, zaruret ölçüsünden ihtiyaç derecesine kadardır; ötesi ise hazzıdır. Nefsine ancak terbiye ve tezkiyeden sonra galip gelebilirsin. Bu da ancak:

    a.      Az yemek

    b.     Az konuşmak

    c.      Az uyumak

    d.     İnsanlarla seyrek görüşmek

    e.      Haram şüphelerinden arınmış temiz-helal şeyleri yemek

    f.       Bedeni hades, necaset ve kıl, tırnak gibi fazlalıklardan temizlemek.

    g.       Uzuvları her türlü günah ve şüpheden temizleyerek Allah’a kulluğa layık bir hale getirmek.

    h.     Kalbi, her türlü kirden ve bulanıklıktan arındırarak arı-duru bir hale getirmek.

    i.        İç alemi Allah’tan gafil olmaktan kurtarıp her an O’nun (c.c.) huzurundaymış gibi canlı ve uyanık olmak.

    j.       Kendini, büyük saadete kavuşmak için ana yolda yürümek suretiyle takva, korku ve ümitlerle kontrol ederek geçici heveslerden ve şeytanın tuzaklarına düşmekten korumakla olur.

     

    ÜÇÜNCÜ MERHALE

    ARIZÎ ENDİŞELERİ DEFETME

     

    1.         Rızık ve benzeri konularda Allah Teala’ya güvenip tevekkül etmelisin. Şöyle ki: Seni Hak’tan alıkoyacak her türlü dert ve tasayı –özellikle de meşru sebeplere sarıldıktan sonra- O’nun (c.c.) kuvvetiyle defetmelisin.

    2.         Âkibetinin “hayır mı, yoksa şer mi?” olduğunu tam kestiremediğin bir husustaki tüm hırs ve kederini yok edecek surette, işini Allah Teala’ya havale etmelisin.

    3.         Musibet ve belâların başa gelmesi halinde her türlü şikayeti bertaraf edecek biçimde güzelce sabretmelisin.

    4.         Acı olaylara kızıp kahrolmaktansa, musibetinin büyük değil küçük olduğunu düşünerek Allah Teala’ya şükretmelisin.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/9/2008 - Allaha Giden Yol

  • Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ü senâlar, babamız Âdem’den, âlemlere rahmet olarak hidâyet ve hak dinle gönderilen ümmî peygamber Muhammed Mustafa’ya ve O’nun tüm âl ve ashâbına salât ü selâm olsun.

     

    Ey Allah’a giden yolların en doğrusunu ve en ulvîsini arayan kişi!

    Bil ki: Bu yolların en doğru ve ulvî olanı, selef-i sâlih’in büyüklerinin üzerinde yürüdüğü yoldur; onlar, zühd ve takvâ ile temâyüz etmiş, namazlarında huşu’a eren, boş şeylerden yüz çeviren, emânetlerine riâyet eden, namazlarını dikkat eden, Allah’ın verdiği rızıktan harcamada bulunan, ahirete gönülden inanan, Allah yolunda can ve mallarıyla cihad eden, Rablerine tevekkül eden, musîbet ve belâlara sabreden, hayır ve şerrin hepsine razı olan, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan, kınayıcının kınamasından asla çekinmeyen, Rablerinin azabından korkan, şahitliklerinde dürüst olan, öfkelerini yenip insanları affeden ve kendilerine kötülük edenlere bile iyilikte bulunan kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!

     

    Onların yoluna uymak, Resûlullah’a (s.a.) tâbi olmak, Allah’ın sevgisine bir vesile ve şu ayetin gereğince amel demektir: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin[1]

     

    Bu yolun izâhı kısaca şudur:

    Açık ve gizli hallerinin tümünde sünnet ve azimete tam bir bağlılıkla kulluğa devam etmek. Sünnet ve azimet ise şunlara riâyettir:

    1.      Farzları, -gücün yettiği kadarıyla- nafileleri ve bulunduğun ân içinde ihtiyata en uygun, en güzel ve evlâ olanı yapmak.

    2.      Haramları, mekruhları, şüphelileri ve fuzûlî mubahları terketmek.

    3.      Sünnet ve azimetin zıddı olan bid’at ve ruhsattan tamamıyla uzaklaşmak.

    4.      Her durumda, hareket ve sükûnetin her anında Allah’ı (c.c.) anmaya devam etmek. Sonra –ileride izah edileceği üzere- davetçilerin vasıflarıyla kuşanmış bir vaziyette, sabır ve yumuşaklıkla Allah Teala’ya davet etmek.

     

    Ey arayan!

    Bil ki kâmil bir fert ve kemale eriştiricilerden olabilmenin yolu ancak şu beş merhaleyi katetmekten geçer:

     

    BİRİNCİ MERHALE

     YAKÎN

     

    Yakîn; dinen zorunlu olarak veya kat’î bir delil yahut ümmetin hüsn-ü kabul gösterdiği haber-i vahid yoluyla bilinen şeylerdir. Temelde 16 yakîn vardır. Bunların beş tanesi tevhidle, yani kelime-i şehâdetle ilgilidir:

    1.      Allah Teala’nın dışında gerçek manada mabud, yaratıcı, kemâl sıfatlarını hâiz ve her türlü noksanlıktan uzak hiçbir varlık olmadığına inanmandır.

    2.      Allah Teâlâ’nın her şeye sebepler yoluyla güç yetirebildiği gibi sebepsiz olarak da güç yetirebildiğine; O’nun dışındakilerin ise sebepsiz zaten güç yetiremeyeceği gibi –Allah’ın (c.c.) iradesi olmaksızın-sebeplerle bile hiçbir şey yapamayacağına inanmandır. Meselâ Allah Teâlâ, bir hastaya ilaçsız da olsa şifa verebilirken, başkası Allah’ın iradesi olmaksızın ilaç bile kullansa hastayı iyileştiremez.

    3.      Ümmî peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.), Allah’ın Resûlü, peygamberlerin sonuncusu, tüm insanların en hayırlısı olduğuna ve âlemlere rahmet olarak hidayet ve hak dinle gönderildiğine inanmandır.

    4.      O’nun (Resûl-i Ekrem [s.a.v]) şeriatının, kendinden önceki tüm şeriatlerin hükmünü ortadan kaldırdığına, her zaman ve mekanda yeterli olduğuna ve kıyamete kadar baki kalacağına inanmandır.

    5.      Her türlü kurtuluş, başarı, dünya ve ahiret saadetinin O’na (s.a.v.) bağlılıkta; her türlü zarar, kayıp ve perişanlığın O’na (s.a.v) muhalefette olduğuna inanmandır.

     

    Altısı ise imanın rükünleriyle ilgilidir:

    1.       Allah Teala’nın varlığının zorunlu; isim ve sıfatlarıyla ezelî olduğuna inanmandır. Mesela, ‘hayat’ gibi zatî sıfatlar, ‘kıyâm binefsihi’ gibi celâlî sıfatlar; in’âm’ (nimet vermek), ‘ihyâ’ (ölüleri diriltme) ve ‘imâte’ (dirileri öldürme) ve bunların zıddı olan ‘is’âd’ (sevindirme, mutlu etme) ve ‘işkâ’ (bedbaht etmek) gibi Allah’ın hakkında caiz sayılan sıfatlar da böyledir.

    2.       Allah Teala’nın meleklerinin varlığına, masum olduklarına ve Yüce Allah’a (c.c.) bıkıp usanmaksızın daima boyun eğdiklerine ve ayrıca yeryüzündeki müminler için af dilediklerine inanmandır.

    3.       Peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân gibi kutsal kitapların ve diğer sahifelerin (suhuf) bulunduğuna kesin olarak inanmandır.

    4.       Babamız Âdem’den (a.s.) Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere; onların dosdoğru, emin, zeki, her türlü günahtan korunmuş (masum) olduklarına ve  emrolundukları şeyi kusursuz bir biçimde tebliğ ettiklerine kesinkes inanmandır.

    5.       Ahiret gününe ve o güne dair ne varsa ( Kabirde meleklerin sorgusu ve oradaki azap veya nimete, bedenlerin haşredileceğine, şefaate, havz-ı kevsere, amel defterlerinin okunacağına, mizana, hesaba, kısasa, sırata, cennete ve onun içindeki huri, gılman (delikanlı), Allah’ı görme gibi nimetlerin varlığına) inanmandır.

    6.       Hayır ve şerriyle kaderin varlığına inanmandır. Yani hayır ve şerrin her ikisi de Allah’tandır. Ne var ki hayır, Allah’ın emri ve rızası gereği iken, şerde Allah’ın emri olmadığı gibi rızası da yoktur. Fakat her ikisi de O’nun ilmi, iradesi ve levh-i mahfuz’a kaydettiği “Amel ediniz, zira herkes yaratıldığı şeye muvaffak kılınacaktır” yazgısıyla  gerçekleşir. Amel etmek, yakîn ve mutluluğun işaretidir. Amel etmemek ise her ikisinin yokluğuna alamettir.

     

    Beş tanesi de ahkâmla ilgilidir:

    1.          Kesin olarak yapılması istenen fiillerin farz olduğuna inanmandır. Kelime-i şehâdet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Kabe’yi haccetmek gibi.

    2.          İşlenmesi kesin bir şekilde istenmeyen fiillerin de mendûb olduğuna inanmandır. Sünen-i râtibe (farz namazların önündeki veya sonundaki sünnetler), Duha, Evvabîn ve teheccüd gibi namazlar.

    3.          Yapılmaması kesinlikle istenen fiillerin haram olduğuna inanmandır. Riya (ikiyüzlülük), hased ve ayıp yerlerini açmak gibi.

    4.          İşlenmesi hakkında kesin bir yasak bulunmayan fiillerin mekrûh olduğuna inanmandır. Bir yaratılmışa selam vermek yerine hürmetle eğilmek, güneşin doğuş ve batış anlarında namaz kılmak gibi.

    5.          Yapıp-yapmama konusunda insanların serbest bırakıldığı fiillerin mubah olduğuna inanmandır. Dayı veya teyze oğluyla evlenmek, ihramdan çıktıktan sonra avlanmak ve Cuma namazını kıldıktan sonra alış-veriş yapmak gibi.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 10/9/2008 - aynalibaba
  • — Aynalı Baba bundan aşağı yukarı seksen sene evvel Üsküdar'da Karaca Ahmet mezarlığında yaşardı. Karaca Ahmet mezarlığında yalnız başına dolaşırdı. Ara sıra karşı tarafa geçer çok özel sohbetler yapardı.
    Ama kılığı kıyafeti dolayısıyla onun çok büyük bir nazlı olduğunun bilinmesi imkânsızdı. Zaten Aynalı Baba denmesinin sebebi üzerine kırık ayna parçaları, incik boncuk takmasıydı. Ona ilk bakıldığında meczupluktan ziyade (beni affetsin) üşütmüş intibâını verirdi.
    Aynalı Baba böyle bir hayat sürerken Karaca Ahmet mezarlığında Doktor Ahmet'le karşılaşır. Doktor Ahmet Sorbon'da tahsil yaptıktan sonra memleketine dönmüş Osmanlı'nın son çağında memleketinde yaşamak istemiştir. Kafası batı kültürüyle karışmış, doğu kültürünü iyi anlayamamış bir kimsedir. Doktor Ahmet Karaca Ahmet mezarlığında kendi kendine felsefe üretmek ister. Orada yatan ölülere bakar.
    — Siz dünyada mutlu muydunuz? Şimdi nasılsınız? Öbür dünya var mı? diye felsefe üretmeye çalışırken Aynalı Baba'ya rastlar.
    — Kendi kendine ne fikir üretiyorsun, bir şey öğrenmek istiyorsan bana sor der.
    Doktor Ahmet şöyle bir döner bakar ki tam mânâsıyla garip, üşütük bir adam. Fakat birden intikal eder ve:
    — Sen benim düşüncelerimi nereden biliyorsun? der. Aynalı Baba Doktor Ahmed'e:
    — Bize pek gizli bir şey yoktur deyince:
    — Sen çok usta bir düşünüre benziyorsun ama bu hâlin ne? der. Aynalı Baba da:
    — Bana bir ziyanı yok bunların. Aksine lüzumsuz insanların yaklaşmasından beni koruyor. Herkes bunları gördükçe bana yaklaşmıyor der. Doktor da:
    — Benim müşküllerimi sen halledersin der. Aynalı Baba'nın Karaca Ahmet'teki teneke kulübesine giderler. Doktor Buda'nın "İnsanlar saadeti bulamayacaklar, çetin bir mücadeleyi yaşayacaklar" sözünü sorar Aynalı Baba'ya. Aynalı Baba cevaben:
    — Ben bu işle meşgul değilim kendin sor, der.
    — Doktor Ahmed'in karşısına ansızın Buda gelir. Doktor Ahmet o çok müspet ve pozitif kafayla bunun olamayacağını düşünürken Aynalı Baba:
    — Olamaz diye bir şey yok. Sen şimdi bu zaman diliminde değilsin. Ben seni o zaman dilimine geçirdim, der.
    Doktor Ahmet'in Hıristiyanlığa ait bazı soruları varmış. Bu defa da Hz. İsa ile tanıştırır, konuşturur. Netice itibarıyla Doktor Ahmed, Aynalı Baba'nın mürîdi oluyor. Aynalı Baba İstanbul'da Doktor Ahmet kanalıyla ifşa olduktan sonra İstanbul'u terk ediyor. Sonradan Doktor Ahmet Aynalı Baba'yla olan öyküsünü bir kitapta topluyor.
    Aynalı Baba İstanbul'dan sonra Kütahya'ya geliyor. Kütahya'da da aynı kıyafetle dolaşıyor. O zaman Kütahya'da komiserlik yapan bir arkadaşım da Aynalı Baba'ya rastlamış. Hatta o zaman komisere bir yazı gelmiş "Mıntıkanızda Aynalı Baba ismiyle mâruf, fakat ne olduğu anlaşılmayan bir adam intikal etmiştir. İzlenerek bilgi verilmesi" diye o dönemlerde öküz altında buzağı aramak gibi bir gayret vardı. Komiserde Aynalı Baba'yı tâkip etmeye başlamış.
    Komiser bakmış bütün gün sokaklarda gezen mecnun gibi bir adam onun büyük bir velî ve düşünür olduğunu bilmediği için her gördüğünde dilini çıkarırmış. Aylardan da Ramazan'mış. Komiser bir gün demiş ki:
    — Sende karışık bir şeyler var. Neden bizimle sohbet etmiyorsun demiş. Aynalı Baba'da komisere:
    — Ben yatsı namazından sonra kahve kahve dolaşıyorum. Üç beş dostumu bulup konuşuyorum senin haberin yok. Güya beni takip etme görevi de sana verildi, demiş.
    Komiser de kahvelere devam etmeye başlamış. Gerçekten Aynalı Baba o kadar müthiş bir sohbetler yapıyormuş ki, Nuh tufanını anlatırken o kadar çok ayrıntı anlatıyormuş ki, içinde bulunmayan bunu bilemez. Habibi Neccâr'ın linç edilmesi olayını anlatmış ancak insan görürse böyle anlatabilir.
    Netice itibarıyla komiser demiş ki, Aynalı Baba'ya:
    — Bize bir himmet etsen, demiş.
    Biliyorsunuz insanlar meraklıdırlar. Büyük bir zât gördükleri zaman isterler ki bir ceryan geçse de hiç dünya sıkıntısı çekmeden hazıra konsalar. Tarikatta tasavvufta da böyle bir şey yoktur.
    Eğer dünya telaşının içersinde Allah adına yaşamayı, Efendimizin gösterdiği biçimde yaşamayı becerebilirsek ancak o zaman Cenâb-ı Hak lütfeder, bir mürşidin nazarını nasip edebilir. Bizi ikaz edecek bir dervişi, bir meczubu gönderebilir. Yoksa durup dururken böyle insanlar gelsinler, sizi beleş çıkarsınlar bunu hiç düşünmemek lâzım. Aynalı Baba'da kendisine müracaat eden komisere demiş ki:
    — Yarın saat dokuzda polis karakolunda beni bekle, seni irşad edeceğim, demiş.
    Komiser büyük bir zevkle eve gitmiş. Hatta o gün uyumamış. Ertesi gün saat dokuzda masasına oturmuş bekliyor. Bir telgraf gelmiş: "Aynalı Baba'yı aramayınız. Bu gece Güneydoğu'ya intikal etti, oradan da Halep'e geçtiği öğrenildi" diye.
    Bu da demin söylediğim gibi hazır lokma bekleyen insanın bu lokmayı beleş bulamayacağını gösteren güzel bir misâldir.

    Allah hepsinin ruhunu şâd etsin. Âmin.
    Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/8/2008 - İsteklerimiz

  • Bazen hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır.
    Eğer Allah, hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabilecegimiz kadar güçlenemez, asla uçamazdık.
    Güçlü olmak istedim…Ve Allah beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.
    Bilgelik istedim…Ve Allah çözmem icin sorunlar yolladı.
    Basarı istedim…Ve Allah bana çalışmam için zeka ve kas gücü verdi.
    Cesaret istedim…Ve Allah bana üstesinden gelmem gereken problemler verdi.

    Sevgi istedim…
    Ve Allah bana, yardımcı olmam için problemli insanlar yolladı.
    İyilik istedim…Ve Allah bana fırsatlar yolladı.
    “İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim...Ama ihtiyaç duyduğum her şeyi elde ettim.”

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 29/7/2008 - Miraç
  • Peygamberimiz miraçtan beş müjde ile döndü. Rabbinden bize beş hediye getirdi. Bu hediye sadece Müslümanlara, mü'minlere gelmedi; bütün insanlara geldi.Çünkü Peygamberimiz insanlık adına Alemlerin Rabbi'yle buluştu.O Allah'ın huzurunda iken bizim elçimizdi, miraçtan döndüğünde de içimizde Allah'ın elçisiydi. Bizi Allah'ın huzurunda temsil etti, bizim yanımızda ise Allah'ın elçiliği görevini yaptı. Miracın beş hediyesinden birincisi: İnsanın sonsuz ihtiyaçları, sayısız düşmanları vardır. Fakat buna karşı aciz, fakir, perişan durumda bulunuyor. Oysa insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak, bütün düşmanlarını alt edecek sonsuz kudret sahibi birisi vardır. İnsan O'nu tanır, O'na yaklaşır ve O'na kul olursa bu geçici dünya konağında Cennet adayı bir misafir olarak yaşar. Peygamberimiz miraçta bütün iman esaslarını; melekleri, ahireti, Cenneti ve Allah'ın cemalini, güzelliğini gözleriyle gördü ve geldi bize haber verdi. Bizim de bu nimetlere ulaşacağımızı haber verdi.

    Miracın ikinci hediyesi: Peygamberimiz miraçtan Kâinatın Sahibi'nin, Alemlerin Rabbi'nin razı olacağı ve seveceği şeylerin neler olduğu müjdesini getirdi. İnsan saygı duyduğu, iyiliğini gördüğü bir büyüğüyle görüşmek ister, onu sevgisini kazanma yollarını arar, der ki: "Keşke yolunu bulsam, doğrudan o zatla görüşsem de, benden ne istiyor anlasam, onun hoşuna giden şeyleri bilsem." Bunun gibi bir insan da, "Ne yaparsam Allah beni sever, nasıl hareket edersen Allah'ın hoşnutluğunu kazanırım?" diye Rabbi'nin razı olacağı şeyleri merak eder.İşte Peygamberimiz, miraç dönüşü Allah'ın nelerden razı olacağı haberi getirdi. Allah ile nasıl buluşacağımızı, nasıl görüşeceğimizin yollarını anlattı. Yüce Yaratıcı ile beraber olmanın en güzel yolu, O'nun razı olacağı en tatlı vesile, beş vakit namazda huzura çıkmaktır.

    Miracın üçüncü hediyesi: Peygamberimiz ebedi saadetin definesini gördü, anahtarını alıp getirdi, insanlara ve cinlere hediye etti. Bu müjdenin önemini şu örnekten anlıyoruz: İdam sehpasına çıkarılan bir adam ipi çekileceği bir anda affedilse, bir de padişahın sarayının yanında kendisine bir saray verilse ne kadar sevinir. İşte insan da öldükten sonra yok olma gibi bir tehlike ile karşı karşıya kaldığı bir anda Peygamberimizin getirdiği bu müjde ile sonsuz bir sevince ulaşır. Aynı sevinci bütün insanlar ve cinler sayısınca düşürülse müjdenin azameti daha açık büyüyecektir.

    Miracın dördüncü müjdesi: Peygamberimiz bize Allah'ın nur cemalini görme hediyesini getirdi. Kendisi Rabbinin cemalini gördüğü gibi, Cennette de mü'minlerin göreceği müjdesini verdi. Bir insan çok sevdiği birisini görmek için, onun yolunda her şeyini feda eder, gerektiğinde canını bile göze alır. İşte, gördüğümüz ve göremediğimiz bütün güzeller ve güzellikler O'nun eseri, bütün nimetler O'ndan geliyor, hayat ve hayatla gelen ne kadar güzel şey varsa hepsi O'nun güzelliğinden kaynaklanıyor. Bütün aşklar, sevgiler, muhabbetler ve saadetler O'nun katından bize ulaşıyor. Bunun içindir ki, Allah'ın cemalini görmek Cennetin bütün nimetlerini gölgede bırakıyor.  

    Miracın beşinci müjdesi: Cenab-ı Hakk'ın en nazlı sevgisinin insan olduğu miraçla anlaşıldı. İnsan aciz, zayıf ve muhtaç bir varlık iken, Allah ile yakınlık kurunca öyle bir makama ulaştı ki, bütün kainat üstünde bir mertebe kazandı.Nasıl ki rütbesiz düz bir ere, "Sen paşa oldun" dense dünya çapında bir sevince ulaşır. Bunun gibi, sürekli ayrılık acısı çeken, yok olma korkusuyla endişeler içinde kıvranan bir insana da, "Sen öldükten sonra yok olmayacaksın, ebedi bir Cennete gideceksin. Hayalinin hızında, ruhunun genişliğinde, kalbinden geçen her şey önüne gelecek, o âlemde Rabbinin cemalini göreceksin" müjdesinin verilmesi her şeyin üstünde bir rütbe kazandırır.

    Mehmet Paksu

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 24/7/2008 - Sakın Söyleme



  • Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi yürüyen, dudakları sususzluktan kurumuş bir adama rastlamış.
    Adam bunu görünce su istemiş. Devesinden inip ona su vermiş.
    Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atadığı gibi kaçmaya başlamış.
    Bedevi arkasından bağırmış :
    ''Tamam deveyi al git  ama  senden bir ricam var.Sakın bu olayı kimseye anlatma!''
    Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp nedenini sormuş..
    ''Eğer anlatırsan,demiş bedevi,bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.''

    (Menkıbeler)

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 23/7/2008 - Göl olmak
  • Yaşlı Hintli usta,çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.
    Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
    Çırak,yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
    -Tadı nasıl.''diye soran yaşlı adama öfkeyle ;''Acı!''diye cevap verdi.
    Usta tebessüm ederek çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.
    Sessizce az ileride gölün kıyısına götürdü ve çırağına,bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi.
    Söyleneni yapan çırak,ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
    -tadı nasıl?
    -''Ferahlatıcı.'' diye cevap verdi genç çırak.
    -Tuzun tadını aldın mı ? diye sordu yaşlı adam.
    -''Hayır.'' diye cevapladı çırağı.
    Bunun üzerine yaşlı adam,suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

    -hayattaki ıstıraplar tuz gibidir,ne azdır,ne de çok.Istırabın miktarı hep aynıdır.Ancak bu ıstırabın acılığı,neyin içine konulduğuna bağlıdır.Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey,ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.Onun için sen de artık bardak olmayı bırak,göl olmaya çalış.....
    (Uzak Doğu Klasikleri)
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    "EDEB YA HU!"

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS
  • magrib
  • Aşk ve Cinsellik
  • radyo tuna

    Arkadaşlarım

  • ismailkorpe
  • sadakat
  • rumuzsehadet
  • dingorevlileri
  • zahide
  • bloving
  • davetci
  • sehitlerolmez
  • hauns
  • zikrullah
  • asanristemov
  • onurlu1turk
  • nurubahce
  • kemaliyemiz
  • hudayidemir
  • mshbh
  • dusuncealani
  • 1001kopru
  • izzetozturk63
  • tekkemarla

    Reklam

  • Sayfa: 1 - Toplam: 7
    | Sonraki Sayfa